26 Ocak 2022 Çarşamba

Manasızlığın İçinde Mana Aramak


                 
    "Eğer elinizde size hayat boyunca kılavuzluk edecek ve hiç yoldan sapmaksıznı hayatı her zaman doğru ışık içinde görmenizi sağlayacak güvenilir bir pusula olsun istiyorsanız kendinizi bu dünyayı bir mahkumiyet ve infaz yeri, dolayısıyla bir ceza sömürgesi olarak, deyiş yerindeyse, nitekim en eski filozoflar tarafından da kulanıldığı üzere bir hapishane olarak görmeye alıştırmaktan daha uygun bir şey yoktur"                                                                                 

 

Schopenhauer - Hayatın Anlamı

         

    Felsefe tarihinin en karamsar, enseyi en çok karartan filozofu olarak nam salmış Schopenhaer'in hayatın manası üzerine söylediği bu söz belkide özünde çok anlam barındırmayan yaşam olgusunun çokta ciddiye alınacak bir meta olmadığını tescil eder cinsten. Tarihin en antik dönemlerinden ve hatta karanlık çağlarından beridir insanoğlunun en temel evrimsel dürtüsü çevresinde anlam veremediği değişim,gelişim ve hatta felaketlere anlam vermek,vermeye çalışma dürtüsüdür. Bu sebepledirki metafizik her şeye tanrı,yaratıcı veyahut tapılması gereken bir olgu olarak bakması bundan öte gelse gerek. Çünkü bilinmezlik endişe yaratır. Endişezamanla korkuya dönüşürken beraberinde mantıklı muhakeme yeteneğinin kaybolmasına vesile olur.


    Belkide bu yüzdendir delirmemek için en iyi yöntem maneviyata sarılmak. Saçmalıkların, adeletsizliklerin ve belkide en acısı insan olma onurunun olmadığı bir dünyada bir üst akılın varlığına inanıp, ona şuursuz teslim olmak. Bir anlamda Mevlana'nın da tekkesinde yaptığı bu değil miydi? Delirmemek adına, manasızlığın içinde mana aramak adına.

 

    İnsan olma onurunun zerresinin bahşedilmediği bu ülkede derin manalar ve anlamlar aramak kadar beyhude bir çaba var mıdır? Sarıldığınız hiçbir  değerin bugünkü kadar içinin boşalmış olduğunu görmek ve bu konuda bir metapod kadar tepkisiz kalmak. Aynı soysuzluğu ve onursuzluğu susarak ve yutkanarak meşrulaştırmak. Ve bu deli kazanında bu hayatı din ile, ırk ile, etnik köken ile anlamlandırmaya çalışmak. Sahilde her bir kum tanesini tek tek  aramaya çalışmak kadar çocukça bir küstahlık olsa gerek. Ve acı bir tebessüm hissi uyandıran şey şuki yaklaşık  9 milyar nufüslü bu dünyada azımsanmayacak kadar insanın bu denli küstah olması.


    O yüzdendirki Schopenhauer'in yukardaki sözünün çıktısını alıp, her sabah yüzünüzü yıkadığınız su gibi benliğinizin yüzüne çarpın bu çıkarımı. Bu sözü mıh gibi çakınki aklınıza sokağa çıktığınızda manasızlıklara katlanacak az biraz gücünüz olsun. Yoksa artık kapanabileceğiniz ne bir tekkeniz var, ne de temiz kalmış dininiz, ırkınız var. Tamamıyla soyulduk ey halkım. Çırılçıplak hayatta kalmaya bırakıldık. Bu hayatta kalma savaşında herkese bol şans...

 

     


    


4 Haziran 2017 Pazar

Yeni Futbol Düzeni Eski Taraftar Kafası

       Reelde batmakta olan kulübün bir taraftarı olarak renkdaşlarımdaki kafayı anlamak mümknü değil. Bruma transferi geçen gördüğüm bir yazıda Brumayı,Muslerayı satan hatan deniyordu ve buna inana o kadar çok kişi varki. Halbuki adam sanki İzlanda'da yaiıyor sanırsın hiçbir şeyden haberi yokmuşçasına. Oysaki tuttuğum takım çoktan batmaya doğru ilerliyor ve elde para eden birkaç oyuncuyu satmayı da takıma ihanet olarak algılıyor.

     Oysaki tek kurtuluş reçetesi bu. Satarak yüksek kontratlardan çıkmak bu işin en doğrusu. Eldede para eden az adam olduğuna göre bu dahada önemli hale geliyor. Heleki kontratı seneye bitecek bir adamı 15 milyon avroya satmak dahada önemli. Taraftarın büyük kısmı en iyi oyuncuyu satmayı bir kaybediş,biz eziliş olarak algılıyor. Lakin işin derininde bu bir gelişmeyi barındırıyor. Almak,değer kazandırıp satmak bugünün futbol düzenin olmazsa olmazı.

    City gibi sınırsız bir bütçeye sahip bir kulüp bile bu yolu kullanıyor. Enes'i 2 sene önce 5'e alıp iki sene kiralayıp değer kazandırıp 14'e satıyorsa bunu sen hayli hayli yapmalısın.

     Misal Beşiktaş bugün iki rakibiyle arayı böyle kapattı. Oyuncunun değerini bulduğunda satmadaki tereddütsüzlüğü onların elini çok kuvvetlendirdi. Ve tabiki ardından gelen akıllı hamleler pekiştirdiler.

   Hülasa Bruma'nın satışı iyi olduğu kadar devamında gelmesi şart. Ve yerlerine yine değer kazanabilecek görece pahada hafif yükte ağır isimler bulmak şartıyla.

30 Mayıs 2017 Salı

Önce Had Bilmek Gerekir

      Galatasaray'ın transfer politikasından tutunda mevcut yönetimin zihin dağarcığına kadar her şey tepetaklak yanlış vaziyette. Tam manasıyla bir dev aynasında görme sendromu mevcut şu an camiada. Beşiktaş'ın ark arkaya gelen iki şampiyonluğuyla çabuk reaksiyon verme arzusu beraberinde bir çok hatayı getirebilir.

     Öncelikle şurda anlaşmak lazım: mevcut yönetimin kulübü yönetememe konusundaki basiretsizliği bu kadar aşikarken geçen süreçte futbol aklı konusundaki kısırlıklakrı yeniden yapılanıyoruz demek için ciddi şekilde iştah kaçırıcı. Vakti zamanında transfer ettiği oyuncuyu oynatamamış,kısa sürede teknik adam harcamadaki mahiretleri ve fecaat oyuncu tranfer politikası ile bu işin altından kalkmaları çok zor. Lakin zamanda seçim için artık çok geç. Bugün alınacak bir seçim kararı 3 aylık hazırlık sürecini de beraberinde getirecekki bu da sezonun çoktan başlaması demek. Ki bu sürede başa geçecek yönetiminde hareket alanı dar olacaktır. 2 ay önce alınacak bir seçim kararı hayat kurtarırdı ama bugün için geç oldu demek lazım.

     Gel gelelim mevcut yapılanmaya. Gelecek oyuncudan çok gidecek oyuncuların önemi büyük. Eldeki yüksek kontratlı,katkısı zayıf adamlardan kurtulunmadıkça kulübün yüklerinden kurtulması zor olacak. Öncelikle eldeki yükte ağır pahada hafif isimlerden kurtulmak lazım. Olabildiği ölçüde. Bu noktada  gerçekçi olmak lazım taraftarca. Selçuk gitsin demek doğru ama gönderememekte bir o kadar olası. Çünkü o yaşta o maaşı kimse vermeyeceği için oyuncu gitmek istemez kimsede almaz zaten.

     Diğer yandan kulüp olarak artık işin ciddiyetinin farkına varmak lazım. Yani önce had bilmek lazım. Kulübün yavaştan battığını,eldeki mal varlıklarıyla bu işin sonlandırılayamacağını kabullenmek gerek. Başkanın dediği gibi galatasaray feda demez demek ancak mevcut çöküşü hızlandırır. Küçülmenin zamanı geldide geçiyor bile. Akılla,mantıkla ve realite ile iş yapmak lazım. 100 yıllık kulüp,eğitim çınarı,4 yıldızlı takımız goygoyuyla ancak yerimizde sayarız.

    Transfer politikasında muhakkaiyetle eldeki yaş ve maaş olarak yüksek yük çıtasını düşürmek ana amaç olmalı. Galatasaray maaş çıtası o kadar yükseldiki çaycı bile imza atsa kulübe maaşı 1 milyon eurodan başlayacak nerdeyse. Bunun yanında yaşı ilerlemiş son kontratını yapacak oyunculara maaş olarak uçmamak şart.

    Amaç iyi takım kimyası kurmak olmalı. Yıldız kadro kurmak bize ancak sürekli elde ettiğimiz yıldızları saydırır. Mevcut ekonomik yapıda parayı akıllı kullanmak şart. Az harcayıp max verim peşinde koşulmalı. Beşiktaş bunu 3 yıldır yapıyor. Maaş olarak fb ve gsden daha az oyuncularına verip son 2 yıldır şampiyonluk sayıyor. Amaç değerli oyuncu almaktan ziyade oyuncuyu değerli hale getirmek olmalı.

   Şimdilik bu noktalar ne kadar uygulanır bekleyip görmek lazım. Bu noktların bu yönetim tarafından uygulanacağını hiç zannetmesemde bekleyip görmek lazım.

20 Mart 2016 Pazar

Bir Yerden Başlamak Lazım

                                        


     Galatasaray'a dair olan inanış ve tutku uzun zamana dayanır. Sonuçta  hepimiz bu takıma bu ruha bu tarifi olmayan somut tutkuya bir mana yükleriz. Yüklediğimiz manaların peşinden de yıllarca koşarız. Analitik çerçevede izahı yoktur bunun. E zaten herşeyin izahınıda yaparsak pek bir tadı kalmıyor bu hayatın. Gizem ve anlamsızlık belkide bu işin yapay olmadığını gösteriyor bize.

     Sonuçta taraftar olarak bu ülkede en değerisiz kitledir diyebilirim galatasaray taraftarı. Çünkü kendi kulübünün dinamikleri ve yöneten beyinleri böyle görmekte bizleri. Tribüne gel,lisanslı ürün al en kazığından ordan çık basket maçına gel,ordan çık voleybol maçında yalnız bırakma...

     Bir avuç köhnemiş ve çürümüş beynin orta oyununu izlemekten başka birşey yapamıyoruz. Yapmaya çalışıyoruz ama nafile. Ama artık "kral çıplak" diyebilmek değil mesele. Mesele "kralın çıplak olduğunu" görmek. Ve görüyoruzki kral gerçekten çıplak.

     Bir yerden başlamak lazzım artık. Yılmamak lazım engeller karşısında. Tıpkı Derwall'in bu topraklarda bir işe koyulması gibi çelik gibi olmak lazım birşeyleri değiştirmek için.

17 Mayıs 2015 Pazar

Lider...


Ünal Karaman bu aşırı yoğun duyguyla yaptığı basın toplasında sahasında Gaziantep BBSK ile 3-3 berabere kalmıştı.Ve Adanademir bu sezon hiç olmadığı kadar formda ve pozitif futbolla süper lige çıkmaya çok yakın bir şekilde ilerliyordu.Lakin bu maçı takriben dört maçı daha kazanamadı Adana demir.Süper lige çıkmada çok kritik virajda çok hayati kayıplar yaşandı.

Ünal Karaman'ın basın toplantısında bu kadar kontrolü kaybetmesi,soğukkanlılığını yitirmesi,lig bitmişte herşeyini bir tavır takınması...Üstekik oynanacak daha çok maç,alınacak daha çok puan varken.

Bir liderin nasıl olmaması gerektiğini çok net gösteren bir tablodur bu.Sizin gemininizin kaptanı bu kadar kontrolü kaybetmişken sahada 18-30 yaş aralığındaki 11 oyuncunuzdan sakin kalıp,işlerine odaklanamsını nasıl isteyebilirisinizki?Üstelik ortada bir komplo olduğunu idda ederek.

Ne yazıkki teknik adamlık sadece sahaya onbir çıkarmaktan ibaret değil.İşte tamda bu gibi zor anlarda kriz yönetimleri bu işin hayati noktasıdır.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Büyük Takım Teknik Adamlığı



 Şu fotoğrafın izahını yapmak çok kolay.Lüzumsuz bir trip.Üstelik bunu bu aralar cidi katkı vermeye başlayan yılların kaybedeni Emre yapıyor.Maç sonu Hamza hoca şahane topluyor olayı."Maçın verdiği adrenalinle olabilir böyle şeyler" diyerek mevzuyu kapatıyor.Nitekim Emre'de maç sonu sosyal medya üzerinden özürlerini iletiyor.

Çok olağan bir durumda gençlerbirliği maçı öncesi Emre kadroya alınmıyor.Üstelik iyi oynarken.Üstelik çok kritik dönemeçlerden geçerken.İşte bu konuda beni büyük bir rahatlama alıyor.Çünkü kafamdaki ciddi bir soru cevap bulmuş oluyor.

Bugüne kadar Hamza Hamzaoğlu'nun oyunculara karşı hep yumuşak başlı,naif bir tavır takındığını gördük.Ve hatta basına karşıda.Vekhasıl bu özellik Hamza hocanın karakterinde olan bir özellik olsa gerekki hayata karşıda bu şekilde bakan bir adamın mesleğine yansımaları bunlar.Ve bazı bazı acaba bu özelliği onu bazen keskin kararlar almaktan alıkoyar mı diye bazen çok düşünmüşümdür.Sonuçta karşıya yaptığı her harekette karşıdakini kendinden çok düşünen bir adam Hamza Hamzaoğlu.Ve bazende acaba aldığı kararlarda çok mu etki altında kalıyor diye merak ederdim.

Ama görüyoruzki bu kararıyla Hamza hoca işini kişiliğine bulaştırmayan bir idareci görünümde.Emre kararı takıma açıkça "evet ben sizin babanız gibi,dostunuz gibiyim ama ne olursa olsun buranın patronu benim" mesajıdır bu çok öenmlidir takım adına.

Galatasarayı önümüzdeki dönemlerde çok ciddi adımlar,yaptırımlar bekliyor.Bunu yaparkende çok kararlı ve keskin olmak şart.Bana kalırsa şu ana kadar şapka çıkartacak işlere imza atan Hamza hoca için birçok insanın kafasında da o keskin kararları alabilecek mi acaba sorusu olan bir görüntü çizmişti.Ama işte bu kararı da bunu yıkan bir hareket oldu.Bu bakımdan içimi çok rahatladığını söyleyebilirim.Şimdi Hamza hocanın önünde alınacak bir şampiyonluk ve yapılacak çok iş var.

8 Mayıs 2015 Cuma

İyi Teknik Direktör Kötü Teknik Direktör



      Ligin son 5 haftasına girilirken  sezon başı birçok tahmin,hayal edilen noktalar ve beklentilerin çok uzağında olduğunu kabul etmek gerekir.Gerçi üç büyük takımında bugün şampiyonluğun bir ucundan tutması  herkesin hedefine yürüdüğünü göstersede atlatılan süreç,yaşanan badireler beklenenden çok farklı hikayeler çıkardı ortaya.Belkide beklentisine ve hedefine en az sarsıntısız yaklaşan takımdı Beşiktaş.Ve hatta büyük adımlar attıkları avrupa macerasında bile "güzel" denebilecek beklenmeik hikayeler çıktı karşısına.Ve fakat gelinen noktada geminin dümenindeki Bilic'in dahi çok tartışıldığı ve hatta yetersiz görüldüğü noktalarda 5 hafta sonraki sonuçlar belkide onun için sonun başlangıcı olacak.Liverpool deplasmanında son dakikalarda yenilen gol sonrası başlayan her beklenmedik mağlubiyette ısıtılıp ısıtılıp gündeme verilen Sergen Yalçın sesleri ve her hatasında baskının mislicesinin omuzuna yüklenen Bilic uzun emekler sonucunda buraya kadar oturttuğu bu takımda bunları ne kadarını hak ediyor büyük bir muamma.Bu noktadan genel bir konuya tekrardan bakmakta  fayda var.İyi teknik direktör kötü teknik direktör nedir?

     Mourinho bir röportajında bu konuda çok net bahseder.Kendisine iyi bir teknik adamın taktik-teknik yönünden mi yoksa oyuncu ilişkilerinde yönünden mı çok iyi olması gerektiği sorulduğunda verdiği cevap hepsinden biraz biraz cevabını vermiştir.Futbolun birden çok etmene bağlı olduğu noktada teknik adam yetisinin belli başlı unsurlara bağlı kalması beklenemezdi cidden.Günümüzün elit sayılan teknik adamlarının hepsinde antrenman metodları,taktik bilgi birikim,maç haazırlığı,oyuncu iletişimi gibi birden çok faktörün ortalamanın çok üstünde mevcut olduğu bir gerçektir.

     Bense daha ziyadesiyle alınan nokta getirilen nokta sentezinin daha gerçekçi olduğunu varsayarım.Sonuçta günümüzde Angelotti ile İsmail Kartal'ın sahip olduğu imkanlar çok farklı olmakla birlikte kişisel teknik adamlık becerileri takımlarının gösterdiği gelişimi doğrudan etkileyeceği bu kıstas daha uygun.Kısaca takımı ne noktada aldınız hangi noktaya getirdiniz.Bu kolay kolay yanıltmaz.

    Kaotik ve bir o kadar yıkıcı bir ekonomik buhran sonunda beşiktaşın bugün bütçe ve tesis imkanları olarak diğer rakiplerine göre hayli geride olduğu bir noktada  spor toto ligin 29. haftasında lider olması bence  alınan nokta getirilen nokta örneğini çok perçinleyecektir.Ve tabiki bundan iki sene önce gazetelere manşet dahi olmayacak şekilde yaptıkları transferlerin bugün ligin en efektif oyuncuları haline gelmesine de sessiz kalamayız.İyi oyuncu alıp verim alamamak çok büyük bir hata sayılmayabilir.Ülke,kültür uyumu oyuncunun takımın ana oyun yapısına verdiği reaksiyon her zaman tutmayabilir.Fakat vasat denebilecek transferlerden takım bütünlüğü içinde bir yıldız yaratmak...İşte bu küçümsenebilecek birşey değildir kesinlikle.Ve ben bugün beşiktaşta birçok oyuncu sayabilirim bu şekilde.

    Bilic'in krulumunda büyük katkısı olduğu,yönetmek ve yönlendirmekte olduğu takım bugün zirve yarışındadır.Ve hatta Tottenham ve Liverpool'u elemek gibi muazzam ötesi bir cv yaratmıştır kendi içinde.Bugün yaptığı hatalar yada eleştirldiği noktalar onu iyi mi yoksa kötü mü bir teknik adam sorunsalından daha ziyade "winner" mı yoksa iyi bir teknik adam mı sorunsalına yöneltir.Çünkü Bilic iyi kötü ayrımını yaptıklarıyla çoktan aşmıştır.

     Yarışın içindeki küçük nüanslar sizi şampiyonluğa dolasıyla "winner" teknik adamlığa taşır.Sonuçta "winner" olmakla iyi teknik adam olmka arasında sandığımızdan çok büyük fark vardır.Baskının ve stresin ağırlğı omuzlara her yüklenişinde "winner" karakterde kalıp soğukkanlı bir lider olmak her iyi teknik adamın harcı değildir.

9 Aralık 2014 Salı

CR7 Vs LM10


Kumaşı Para Eden Adam




       Hep bahsettiğimiz örnekler vardır avrupa futbolunda.Portolar,Dortmundlar,Atletico Madridler "adam olacak çocuk" sıfatındaki oyuncuları avrupa veya güney amerikanın kıyı köşelerinden getirirler ve bir kaç sene sonra bu ismi genç adamlar avrupanın altın çocukları olurlar.Üçe beşe alınan oyuncular bir kaç yıl sonra 20-30 katına avrupaya pazarlanırlar.Ve bizde bu haberleri gıpta ederek okuruz.Neden bizde bu tip transferler yapmıyoruz diye hep hayıflanırız.

       Nitekim ülke içi lig konjonktürü buna pek izin vermiyor.Sebebi basit:yabancı sınırlaması.Yani sana bu kural diyorki 8 yabancı oyuncu alabilirsin.Dolayısıyla sen de bu hakkını "olacak" olana değilde "olmuş" olanda kullanmak istersin.Oyuncuyu gelliştirmeye fırsat tanımayan bu sistemde kimse 17-18'lik yeni yetme yeteneklere para akıtmak istemez.İstese bile çabuk verim almak ve yarışmacı takımı ayakta tutmak adına genç oyuncu gelişimi ikinci planda kalır hep.Dolayısıyla Atletico Madrid'in 17 yaşındaki Aguero'ya verdiği 20 milyon avro civarı parayı ve cesareti bu topraklarda görmek mümkün değildir.

        Bu sebeplerden ötürü Bruma'nın galatasaraya transferi küçük çapta bir bakış açısı devrimidir bu ülke futbolu için.18 yaşında olup profesyonel maç kariyeri 12-13 maçlık Sporting kariyeri ile sınırlı olan bir futbolcu için 12 milyon avro gibi kulüp standardı için çok yüksek bir rakama transfer etmek o hep gıpta ettiğimiz kulüp politikalarından pek farklı bir yatırım değildi.Lakin ülke içi yabancı sınırı,aldığınız yabancı oyuncunun seviye takıma seviye atlattırması zorunluluğu ve ülke içi yerel ligin oyuncuyu eğitme bazındaki soru isaretleri sebebiyle riskli bir transferdi.Kaldıki düne kadar "yenilen kazık" gözüyle bakılan Bruma bugün kendisine inan ve üstüne düşen bir hoca fark yaratabilecek bir yetenek olduğunu gösterdi.



       İnsanların anlamadığı veya idrak edemediği şey ise verilen yüklü bonservisin Bruma'nın mevcut yeteneğine yada performasnına değilde potansiyel performansına olduğu.Yani kumaşına verilen paradır o 12 milyon avro.O kumaşı işlemek,yeteneği bir şekli sokmak ise galatasarayın ve teknik hayetinin işidir.o yetenek bir şekle sokulacakki bugün 12'ye aldığın adamdan hem çok iyi verim al hem de yüksek bonservisle satma imkanına sahip ol.


        Bugün Bruma final pozisyonlarında tercih hatası yapacak,bencil oynayacak,oyundan çabuk kopacak vefakat bunlar aşması içinde sürekli oynayacak.Oynayacakki karar verme becerisi gelişecek,savunma vizyonu gelişecek,bireysel becerileri cilalanacak ve zamanla oyun otomasyonunu oturtacak.Oyuncu ile doğru kurulacak bir ilişki ve iletişim ile karşılıklı alışveriş(öğretme-öğrenme) sayesinde olacaktır bütün bunlar.

       Hamza Hamzaoğlu'nun gelir gelmez Bruma'ya verdiği güven belliki karşı tarafta net bir karşılık bulmuş.Çok güvendiği ve inandığı belli Bruma'ya.Ve Bruma'nın da oynamaya ne kadar aç olduğu.Sonuçta sahada keyif veren bir stili olan Bruma'nın gelişimine şahit olmak bile takip edilesi bir durum.

7 Aralık 2014 Pazar

Sabotaj?




         İletişim bir teknik direktörün en olmazsa olmaz özelliklerindendir.Bunu gerek oyuncuları ile iletişim olarak görmek lazım gerek medyayla gereksede yönetimle.Bu üç parametre ile iletişim beceriniz ne kadar başarılı olursa sahada yaptırmak istediklerinizi gerçekleştirme konusnda başarılı olma olasılığınız artar.

       Bir teknik adam için bir diğer önemli parametrelerden biride motivasyondur.Gerek oyuncularınızı bir hedefe kilitleme motivasyonu olsun gerekse bazı oyuncularınızı farklı oyunlara motive etme başarısı olsun.

      Bir teknik adamın bu iki parametredeki eksikliği onun bir takımda başarılı olma şansını yok denecek kadar azaltır.Teknik-taktik bu parametrelerden sonra gelir.Çünkü özetle oyuncu kadronuza hakim olamadıktan sonra vereceğiniz taktiğin veya oynatacağınızın pyun planını pek bir önemi kalmıyor.En nihayetinde sahaya çıkıp bu taktiği-oyun planını uygulayacak olan bu oyuncu grubudur.Bu yüzdendirki çok iyi taktisyen diye lanse edilen Benitez'in başarı cv'si üç beş paragraftan ibarettir.Dünyadaki birçok muadilinde olduğu gibi.

    İşin özünde teknik adamlık denge meselesidir.İletişim-motivasyon beceriniz taktik-maç hazırlığı becerinizi dengelemelidirki başarı gelsin.

      Akhisar maçında yukarıdaki futbolcu topluluğunun iştahlı,arzulu ve enerjik oyununu görünce "sabotaj" deyip ezber konuşmak büyük haksızlık olur bence.En nihayetinde yukarıdaki kadrodaki birçok oyuncu Prandelli zamanında oynamamış olup sahada da farklı bir diziliş,farklı bir oyun anlayışı ile sahadayken bunu söylemek ezbere kaçmaktan başka bir şey değildir.

      Hamza Hamzaoğlu çok kötü bir onbir devralmadı.Genel olarak bakacak olursak yani 23 kişilik kadro bazında evet rakiplerine oranla zayıf bir takım galatasaray.Lakin ilk 11 bazında elinde bu ligin çok üstünde bir takım.Nitekim son 3 senedir bir iki değişiklik dışında oynayan şu kadro iki kez şampiyon oldu,iki kez şampiyonlar liginde tur atladı.Galatasarayın 12-13 kişilik kalite bir kadrosu var fakat gerisi resmen çöp.Bu sebeple bitik bir kadro değilde 12-13 kişilik çok iyi bir kadro devraldı Hamza Hamzaaoğlu.Ama bu kadronun mental ayarları çok bozulan bir kadroydu.Ve bu da ancak doğru bir iletişim ile düzeltilebilirdi.




       Misal Selçuk için şampiyonlar ligi seviyesi için yetersiz veya formsuz,kötü oynuyor diyebilirsiniz ama onun bu kadar kötü olan bir futbolcu olduğunu söylemek haliçten gazel okumaktır.Sonuçta bugün beş metre önündeki adama pas atmaktan çekinen adamın iki sene önce 35-40 metrelik milletin ağzının içine pas atan adamla alakası yok.Demekki bunu yapabilen adam bugün yanındaki adam pas vermekten korkar vaziyete gelmişse bu ancak motivasyonla,dağılmışlıkla açıklanabilir.Tribün tepkisi o kadar yerlere düşürmüşki Selçuk'u mental olarak resmen dipte bir oyun oynuyordu.Bugün ise Hamza Hamzaoğlu sonrası hem Eskişehir maçındaki oyunu hem de Akhisar maçındaki oyunu ile eski günlerinde esintiler sundu.Ben bunu aynı dili konuşabildiği,derdini meramını rahatça anlatabileceği bir ismin takımın başında olmasına bağlıyorum.Nitekim ona göre çizilmiş bir oyun planına.Selçuk'un kötü formunun temelinde yatanın yabancı teknik adam takımında başında olması değildir.Zira Terim'in son senesinde takımın başındayken başlayan bir düşüş bu.

       Düne kadar ise Prandelli bırakın Selçuk'la doğru iletişim kurmayı takıma bile tam hakim değildi.Zaten nasıl olsun ki?Sezon başından beri kadroda olmayan Sabri'nin affedilip iki gün sonra ilk on bir çıkması sonrası kim takım içi adaletli forma dağılımından bahsedebilir?Yada kim Prandelli'nin takıma çok hakim olduğunu düşünebilir?

       Hamza Hamzaoğlu geldiği en iyi olduğu noktalardan biri olan iletişim konusunda bu takıma yapacağı katkı bu senenin kurtarılabileceğini düşünüyordum.Nitekim Akhisar zamanı Güray,Bilal,Uğur Demirok,Mehmet Akyüz gibi kariyeri dibe vurmuş,son şansını kullanan birçok ismi tekrar futbol döndürmüş ve o karışımdan bir başarı çıkarmıştı.Bu da ancak oyuncularınızla sağlıklı bir iletişimden ve onları bir hedefe inandırmaktan geçer.

       Nitekim Selçuk'un bu hırsı,Burak'ın bu azmi,Emre Çolak'ın bu isteği yada Bruma'nın kendini adeta oyuna adaması ancak bununla açıklanabilir sabotaj ile değil.Nitekim haftaiçi iyi oynamış Bruma ve Emre'nin bugün yine ilk on bir çıkması bu oyunculara sahada iyi olanın oynayacağı mesajını veriyor.Bugün Telles'te kendisini bu takımın bir parçası olarak hissediyorsa yada Yasin'de iyi çalışırsa bu takımda varolacağını hissedebiliyorsa işte o 12-13 kişilik kaliteli oyuncu havuzuyla birlikte rekabet ve beraberinde takım kalitesi de yukarı çekilir.

       Hamza Hamzaoğlu bir haftada herşeyi değiştirmedi ama oyuncu diyalogları sayesinde bile kısa zamanda heyacanı yukarı çekmeyi başardı.Kupa maçında çıkardığı as takımla da takıma kazanma ritmiy kazandırmakla birlikte taraftara da heyacanlı futbol vaat ettiğini göstermekti.Nitekim başardıda.Bugün Akhisar maçında sabotaj safsatasından çok bir teknik adam için doğru iletişimin ne kadar büyük silah olduğunu gördük.

   

5 Aralık 2014 Cuma

Prandelli'nin Ardından



         Bundan 2 sene önce avrupa şampiyonasında izlerken dibim düşmüştü İtalya'ya.Prandelli hareket alanı çok kısıtlı bir kadrodan adeta bir sihir yaratmıştı.Finalde kaybetsede o gün kazanan Prandelli olmuştu.Nitekim Fiorentina kariyeri sonrası İtalya mucizesi onun teknik adamlıkta seviye atladığını gösteriyordu.

          Gelirken bu hissiyatlarla karşıladığım adamı "maalesef olmadı" diyerek anıyorum.Çünkü şartlar uyuşmadı,kimya tutmadı vs diyerek içi boş cümleler kurabiliriz lakin gerek yok.Sadece olmadı işte.

         Bugün burada Prandelli'nin gidişi için çok acayip bir hava yaratılıyor.Mevzuya her girişte "bi cacıktan anlamayan teknik adam" sıfatı tak diye yapıştırılıyor.Tıpkı geçmişteki muadilleri gibi.bugün birçok gazetede Prandelli sonrası oyuncuların "neşeli idmanından" dem vuruluyor.Veyahut oyuncuların sürekli video analiz yapmaktan bıktıkları konuşuluyor.Sorunun temelinde yatan cidden bu kadar basit olabilir mi?Yani Prandelli o kadar yeteneksiz bir teknik adam mıdır?

        Önce şuradan başlamak gerekir.Cidden çok başarısız bir galatasaray macerası geçirmiştir Prandelli.Galatasarayın başında 17 maça çıkmış lakin hiçbir maçta geleceğe dönük olumlu sinyal üreten futbolu bir türlü oturtamamıştır.Giderken bıraktığı liderliği bir kenara bırakırsak(vasat bir ligin vasat rakiplerine karşıdır çünkü) yaptığı birçok yersiz hamle ilede kendi ayağına sıkmıştır adeta.Maç sonu yanlış demeçleri ile basın ve taraftar ile kurduğu aşırı başarısız iletim yöntemini de hesaba katalım.Bu sebepledirki bugün Prandelli'yi başarısız diye nitelendirmek son derece doğru bir tespit olsada bu başarısız macera onu asla kötü bir teknik adam yapmayacaktır.

       Bana kalırsa yabancı bir ülkede çalışmamanın çok büyük dezavantajını yaşamıştır Prandelli.Üstelik türkiye kaotik ve şartların çok dinamik değiştiği bir ülkedeyseniz bu işiniz çok daha zorlaştırır.Dil probleminin de büyük etken olduğunu düşünüyorum.Kanaatimce iletişimin gerek medya gerek takım ayağında Prandelli'nin sadece italyanca bilmesi kadrodaki her isimle köprü yolla iletişime geçmesi onun takım üzerindeki hakimiyetini çok törpüledi.Bütün bunların başarısızlığın sebebi olarak sayılabilir fakat bugün gelinen noktanın tüm sorumluluğunu Prandelli'nin üzerine bırakılacağı analmına gelmiyor.

      Bugünlerde basın nezdinde ciddi bir karalama kampanyası var Prandelli'nin ardından.Topla çalışma yaptırmamasından tutunda aşırı video izlettirmesine kadar bir sürü haber dönüyor.Daha doğrusu döndürülüyor.Yani biz yine meselenin özünü kaybedip tüm problemin aşırı video analizlerine bağlıyorsak çok yanlış yerdeyiz demektir.Ortada bir başarısızlık vardır ve bu başarısızlıktan herkes üzerine düşen payı almadığı sürece  kısa vadeli hevesler ve başarılardan öteye gitmemeizin mümkünatı yok.Tıpkı son 10 yılda olduğu gibi.

     Bugün Hamza Hamzaoğlu takımın başında.Gelen haberler takımın topla daha fazla çalışma yaptığı ve yüzlerin güldüğü yönünde.Gereken kesimin kendi adlarına  özeleştiri yapmadığı sürece bu tür haberlerin nezdimde pek bir değeri yok.Çünkü sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmek adına  herkesin üzerine düşen değerlendirmeyi yapması şart.

Efsaneler Asla Ölmez!



        Haftaiçi premier lig mesaisinde Chelsea evinde Tottenham'ı silindir gibi geçti.Başrolde ise daha düne kadar bu topraklarda izleme şansına eriştiğimiz isim Drogba vardı.Costa'nın kart cezasında Mourinho'nun niye Drogba'yı evine döndürdüğünü de çok net gördük.Çünkü o da biliyorduki sezon içinde bazı maçlarda Drogba'ya çok ihtiyacı olacaktı.

        Kabul etmek gerekki 1.5 senelik Chelsea macerasında biz galatasaray taraftarı olarak onu ne kadar bizim efsanemiz olarak sahiplenmeye çalışssakta onun evi Stanford Bridge'di.Efsane olduğu yer orasıydı.Nitekim kendi ifadesiyle "evi" orasıydı.

        Kubbede hoş bir sedadır Drogba bu topraklarda.Gelip gelebilecek en şahane adamlardandı.Gelmesi güzel oldu.Sarı kırmızıyı giymesi daha da güzel...

26 Kasım 2014 Çarşamba

Mou'nun Chelsea'si



      Chelsea bu sezon Mourinho ile çıktığı 12 premier lig naçında ve 5 şampiyonlar ligi maçında da yenilgi yüzü almadan yoluna devam ediyor.Ve resmen gümbür gümbür gidiyorlar rakip tanımaksızın.

      Mou'nun 2006-2007'de üst üste ligi kazandığı ve avrupada yenilmez makina olarak kurduğu takımdan çok daha iyisini hem de çok kısa sürede inşa ettiği düşünüyorum.Geçen sezon genç,tecrübesiz ve gelişime açık bir kadro kurmuştu Mou.Zaten o tecrübesizlik onları premier lig şampiyonluğundan etmişti.Mou'nun muazzam büyük maç oynama kabiliyeti her zamanki gibi bâkiydi lakin bazı maçları açmakta çok zorlanıyorlardı.Bu sezon o kadronun adeta eksik parçalarını tamamladı Mou.O istediği vurucu forveti Costa ile bulurken Fabregas yapbozun eksik parçasını tamamalar nitelikteydi.

     2006-2007'deki kadrodan çok iyi bir Chelsea kurdu bence.Ve hatta biraz daha ileriye gidiyorum bu Chelsea Mou'nun yarattığı en iyi takım bana göre.Real Madrid'de daha ziyadesiyle galaktikos menşeli lüks transferlerle pek kendisinin inşa etmediği bir takım vardı.Ama bu Chelsea tamamen Mou'nun el emeği göz nuru.

    2006-2007'deki ekipte muazzam bir fizik kalite vardı.Lakin yetenek olarak biraz kısır kalıyordu.Lakin bugünün Chelsea'sinde Oscar,Willian,Hazard,Fabregas gibi yetenek havuzu çok geniş isimler olduğu gibi her Mou takımının olmazsa olmazı muazzam fizik kalitede mevcut.Kanaatim odurki bu Chelsea birkaç sağlam transferle daha geliştirildiği takdirde çok ciddi bir hegomonya kurabilir avrupada.Geçen sene emekleme aşamasındaki bu kadronun şampiyonlar liginde yarı final yaptığı düşünüldüüğünde çok olası bir durum bu. Hatta o emekleyen takımın Pep'in Bayern'ine çok ciddi kafa tuttuğu düşünüldüğünde Pep'in yarattığı makine Bayern ile Mou'nun yarattığı makine Chelsea kapışması muazzam olur.

25 Kasım 2014 Salı

Gittikçe Yükselen Haller İçindeyim

     



     Bugünlerde durup durup etrafıma bakıp "nerdeyim ben?kim bu insanlar?kim bu yabancılar?" paradoksu yaşıyorum.Sürekli gördüğüm ama bir türlü mantığa oturtamadığım insanlar.Süre gelen yaşamım boyunca ilginç bir noktaya geldim.Hayatı ikiye böldüğümüz zaman "beklentiler" ve "gerçekler" iki kısım çıkar karşımıza.Ne beklersin ne bulurusn.Bugün beklediğim hayatı çok büyük bir farkla ıskaladığımın farkına varıyorum.

     Hayattaki başarısızlığımı çok önemsimiyorumda bu başarısızlığımın başkaları üzerindeki etkileri daha çok yoruyor beni.Daha çok yıpratıyor.bugüne kadar aile bağı olsun,dost bağı olsun özenle kurduğun,zaman zaman korumak için binbir çaba verdiğin o bağların hepsi birgün geliyor sana ayak bağı olmaya başlıyor.Mesele sen olmaktan çıkıyor çünkü bir süre sonra.Birşey yapmadan önce aileni düşünüyor oluyorsun.Onlara etkisi nasıl olur diye.Bir şey yapmadan önce aşkla bağlandığın kişiyi önceliğin alıyorsun.Hayatının merkezine onu koyup öyle yaşıyorsun.Ve sonra kendi hayatının sorumluğunu almak yerine başkalarının sorumluluğunu yükleniyorsun üzerine.Ve bu çok daha ağır oluyor.

     Son zamanlarda çok düşünüyorum ailemi.Başarısızlıkalarımın onların üzerindeki tesiri bendekinden daha fazla.Bu da bendeki tesirini arttırıyor.Kendimi değilde onları düşünür oldum.Yoksa bana kalsa şu an içinde bulunduğum şartların canı cehenneme.Ama çekip gidemiyorsun.Herşeyi arkanda bırakamıyorsun.Çünkü onlara karşı sorumlulukların var.Bu kadar sorumsuzluğumun arasında hemde.

      Belkide herşey Oruç Arouba'nın dediği kadar nettir.Hem gitmeyi istemek,hayalleri gerçekleştirmeyi deli gibi arzulamak hem de bunu yapacak cesareti bir türlü gösterememek.Araf denen şey bu olsa gerek...

     Oysa, düşlerimi gerçekten gerçekleştirmeye cesaretim olsaydı, beklemektense, işe girişip, en azından, başarısız da olsam, gerçek ve evet hakedilmiş bir yıkıma ulaşabilirdim; ya da, korkaklığımı açıkça kabullenerek, gerçeklere boyuneğip, düşlerimi bir kenara atabilir; o zaman da, gene hakedilmiş bir lanetlenmeyi gerçekten yaşayabilir; sonunda da pısırık ve sessiz bir ölüm bulabilirdim
İkisini de yapmadım
Böylece ortada bıraktım kendimi..
Oruç Aruoba

22 Kasım 2014 Cumartesi

Dünyanın Sonu Meselesi



        Fatih Terim fifaya verdiği röportajda 2016 için gidemezsek dünyanın sonu değil demiş.Terim adına üzüldüm.Üzüldüm çünkü 80'lerin kafasına geri dönmüş milli takım macerası boyunca.Bu seferki milli macerası çok çalıyor terim'in cvsinden.Önüne geçilemez bir arafa doğru gidiyor.Uzun yıllardır didinerek edindiği "imparatorluğu" çok ucuz hareketlerle adeta yerle bir ediyor.O da bunu beklemiyordu bence.O yüzdendirki bu saçmalamaları.


       Zaten tarihinde 2-3 avrupa veya dünya kupasına katılmıbir ülke olarak bence de dünyanın sonu değil 2016'ya katılamamak.Ve fakat hep aynı şeyleri yapıp farklı reaksiyonlar almayı beklemekte olacak iş değil artık.Yenilenme,revizyon,gelişim,alt yapı,oyuncu üretimi faso fisoları Terim'in bu milli takım macerasındaki mottolarıydı.Gelinen noktada hali hazırdaki yetenekli jenerasyonun en parlaklarından ikisini kaybetme noktasına gelmiş,artık milli takıma verebileceği heyacanı kalmamış isimlerle yola çıkmak,insanları bu milli takımdan soğutacak ne kadar topçu varsa bünyeye sorgusuz sualsiz katmak vs.Diyorlarki tribüne gelin,bu milli takıma destek verin,bu ay yıldız bizim gelin sahip çıkalım falan filan.Ulan milli takımın kalecisi milli takımı sikine takmamış,adam evine çekip gitmiş maça dakikalar kala ben mi ciddiye alıcam bu milli takımı?

       Başarısızlık değilde ziyadesiyle bu tip saçmalıklarla gidememek çok salakça.Yoksa doğruları yerine koyup o doğruların olgunlaşmasını beklemek işin tadı belkide biraz.Ancak bu pespayeliklerin olması başarısızlığın hıncını ve sinirini katlıyor.

       İlk ikinin direkt,üçüncünün play of'la gideceği bir avrupa şampiyonasına üstelik şu grupta ilk üçün dışında kalmak...Bilemiyorum ama milli takım tarihinin galiba en net başarısızlığı olabilir.Üstelik futboluna bu kadar para ve yatırım yaparken.Ve biz hala pasoliglerle,yerlilerin kıçını yalayan ve toz kondurmayan armut beyinli yorumcularla,yabancı sınırlamasıyla,sikindirik yerli futbolculara Marco Reus maaşı vermekle uğraşalım.Ve allah başımızdan bu "imparatoru" eksik etmesin.7*5=35 milyon avroluk "aslolan galatasaray" sevgisiyle.

11 Kasım 2014 Salı

Milli Gereksizlik



           Son zamanlarda milli takımla ilgili düşüncem çok net.Milli takım net bir şekilde külfet olmaya başladı artık insanlara.Misal ligin kızışmaya başladığı şu haftalarda milli ara bence dünyanın en gereksiz şeyi.Bitsede gitsek havasındayım.Ve biliyorumki çoğu insan da böyle hissediyor,böyle düşünüyor.Ben artık milli takıma sadece "galatasaraydan giden topçular" şeklinde bakıyorum.Tek derdim onların sakatlanmadan kulbe geri dönmesi.Gerisi tırıs.

           İnsanların birçoğunun da bu noktaya gelmeleri boşuna değil.Senelerdir "bayrak sevgisi" sömürücülüğü yapmaktan başka bir halta yaramayan bir sürü proje üreten milli yöneticilerdir en büyük müsebibi.Ardından boşa çekilen kürekler,anlamsız ve manasız milli takım politikası."Milli" olan ama "adam" olamayan iğrenç birden fazla futbolcuyu içinde barındıran oluşum olması.Şu an milli takımı yöneten reformcu Terim.Tüm bunlar milli takımı sevme nedenlerini ortadan kaldıran etmenler."bayrağını kap gel" demekle olmuyor bu işler.

       Yinede son olaylarda Terim'in son kadro seçimi,Ömer Toprak-Hakan Çalhanoğlu ikilisine resti önemliydi milli takım için.Prestijini kaybetmiş,önemini her geçen gün yitiren bir oluşum için kritik bir dönem.

       Öncelikle milli takımla hislerimle başladımki milli takıma bakışım net anlaşılsın.Ardından da bu kadro tercihine daha net bakalım.

      Töre olayı,bunun sümen altına alınmaya çalışılması Terim'in net hatalarıdır."Ben onu 7 maç kadroya çağırmadım,cezasını verdim" mantığı da tam terim kafası bir yaklaşımdı.Bunlar ne kadar yanlışsa Hakan'ın  babasınında kritik bir milli maçtan önce bunları kamuoyunun gözüne sokarcasına anlatması da bir o kadar art niyetli bir işti.Nitekim bu tip sıkıntılar,çekincemeler kapalı kapılar ardında konuşulup halledilebilirdi ama Hakan'ın babası kamuoyu yaratma peşine gidince.Üstelik Hakan'ın futboluyla parladığı bir dönemdeyken bunu yapması çok manidardı.Ve bence kötü niyetli bir yaklaşımdı.Nitekim Terim bunun intikamını Ömer ve Hakan'ı kadroya almayarak aldı diyebiliriz.Ki bence doğru olanı da yaptı.

       Milli takım kurumuna bir futbolcunun rest çekmeye kalkması olacak iş değildi.Her ne kadar Hakan babam benden habersiz bu açıklamayı yaptı desede.Hakan'ın performans olarak üst seviyede olduğu bir dönemde "ya o ya ben" yaklaşımı kabul edilebilecek bir davranış değil.Ne olursa olsun milli takım kurumunun prestijini sarsıcı bir durumdur bu.Nitekim Terim'in çok sinirlendiği belliydi.Völler'in bile görüşme talebine olumsuz yanıt vermesi bunun net göstergesi.

       Bence Hakan yeteneği,çıkışı,yaşı ile milli takımın geleceği için Arda'dan bile önem arz eden bir oyuncu.Lakin böyle bir konuma gelmesi Hakan cephesinin hatası olduğu kadar Terim'in stratejik hatalarına da bağlıdır.Çok daha erken müdahale ile çözebileceği bir konuyu "kendi adelet" terazisinde çözdüğünü zannetmesi tipik gelişmeyen Terim tavrı.

      Sonuç şu ki "reform" adı altında binbir olayla milli takımın başına "süper hero" namzetiyle gelen terim'in şu ana kadarki performansı tam bir fiyasko.Gerek saha içi sonuçları ile gerek saha dışı sonuçları ile.Sahada yenilmek normal karşılanabilir ama milli takımın gelecek iskeletini kuruyoruz diyerekten elindeki hakan,ömer gibi isimleri kadroya çağırmama noktasını geçtim bugün hala Emre Belözoğlu,Bilal Kısa gibi taşıma sularla değirmeni döndürmeye çalışmak büyük çelişki.Galiba Terim'in artık miadı dolmaya başladı türk futbolu için.Aynı derede birden fazla kez yıkanmayı âdet haline getiren Terim için bundan sonra başka bir dere bulmak oldukça zor olur.

     

         

9 Kasım 2014 Pazar

Burak Yılmaz Paradoksu



           Burak Yılmaz'ı tartışacaksan iki noktadan bakacaksın olaya.Bir Burak Yılmaz'dan ne beklersin ve Burak Yılmaz ne tür bir oyuncu özelliklerine sahiptir.İki Burak Yılmaz sahip olduğu mevcut yetenekleri ne kadar sahaya yansitabildi o gün?

          Öncelikle birinci noktadan başlarsak Burak üzerine dönen tartışmaların en temel noktası hep buradan çıkıyor.Sen Burak'tan ne bekliyorsun ve aslında Burak hangi meziyetlere sahip?Bu ayırdımı yapamadığın zaman hiçbir zaman Burak'ı da tam olarak çözemezsin.İnsanlar hafta sonları Messi,Ronaldo izleyip galatasaray maçı izleyince aynı özellikleri Burak'ta da görmek isteyince büyük hayal kırıklığı oluyor.

         Burak nasıl bir oyuncu profiline sahiptir?En büyük özelliği nedir?Gol koklama becerisi,gol atma arzusu ve altı pas içindeki bitiriciliği.Bunlar onun en güçlü yanları.Drogba ilk geldiği zamanlar  ona Burak'ın performansını sorduklarında(şampiyonlar liginde yanılmıyorsam 6-7 golü vardı ligde de gol krallığında zirvedeydi) "nasıl yapıyor bilmiyorum ama bir şekilde golünü atıyor" diyerek çok samimi bir cevap vermişti.Pas istasyonu olma,üçüncü bölgede oyun kurma,birebirde rakip geçme bunlar onun en zayıf özelliği.Hatta olmayan özellikleri bile diyebiliriz.Zaten bu özellikleri olmadığı için yıllar boyu kanat oynadığı,ofansif orta saha oynadığı takımlarda başarısız oldu.Ta ki başarılı olduğu mevkiye geçinceye kadar.Siz taktik varyasyonunuzu Burak'ın zayıf yönlerine göre yaparsanız Burak'ı beğenme olasılığınız yoktur.

         Sivas maçı sonrası(kazanılan ve Burak'ın gol attığı maç) bu saha içi yerleşim ve oyun felsefesinde Burak'ın taraftarlarca asla beğenilmeyeceğine kanaat getirmiştim.Çok eleştirirsin Burak'ı fakat açar bi bakarsın adam7-8 haftada 4 gol atmıştır.Kötü dediğin bir dönemde üstelik.Golcülük en büyük sılahı Burak'ın.En büyük dayanağı da .Gol atmadığı sürece Burak'ın saha içinde  katlanılacak ve dayanılacak bir hali yok.

        Tek forvet varyansında üstelik takımda bu kadar yetenek eksikliği varken Burak'ın ilerde tek olması onun en büyük handikabı.Duvar olamayan,pas açısı olmayan bir Burak bu sistem için zarar ziyandan başka birşey değil.Ta ki yanına net bir santrafor gelip ingilizlerin tabiriyle "poacher" yani fırsatçı golcü pozisyonuna geçinceye kadar.

        Misal Drogba'nın varlığında Burak maksimum verimi almıştı.Drogba'nın komple özellikleri sayesinde savunma konsantrasyonun düştüğü anlarda Burak boşlukları çok iyi değerlendiriyordu.Hücumun merkezi olmak asla Burak'a göre birşey olmadı.

       İkinci açıdan bakarsak ise güçlü olduğu noktalarda bile aksayan bir Burak'ın hiçbir mazereti kalmaz.Misal bu sezon olduğu gibi.Yada karabük maçındaki amatörlükleri gibi.Geçen sezon da Burak'ın bu beceriksizliği deplasmanda koparabileceğimiz birçok maçın elden kaçmasına sebebiyet vermişti.Bu sezonda o noktadan devam ediyor.

        Zamanla Prandelli'nin özellikle anadolu takımlarıyla  iç saha maçlarında sahaya umut-burak ikilisiyle çıkacağını düşünüyorum.En mantıklı olanda bu.Altı pas içinde çok daha diri,boşluklara odaklanmış bir Burak çok daha iyi verim verir.Geri kalan pres,savunmayı karıştırma,duvar olma gibi zayıf olduğu noktaları Umut'a bırakması daha makul.

        Burak Yılmaz'a bu iki noktadan bakmak ve eleştirmek daha mantıklı.Burak'ın en iyi olduğu noktalarla oyunun ondan istediklerini karşılayıp karşılayamaması Burak'tan çok teknik adamın sorunu.Öte yandan en iyi olduğu yani gol atma noktasında tıkanması yada başarısız olmaya başlaması  da Burak'ın sorunu.Burak'ın golcülüğün gereğini yerine getirememesi takımdaki rolünü de  çok net gereksiz kılar.Bu yüzden Burak gol atmak zorunda.Yoksa ne galatasaray seviyesinde kendine yer bulur ne de bu özellikleri bazında aldığı maaş sorun olmaktan çıkar.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Uğur Meleke


          Uğur Meleke birkaç gün önce bir açıklama yaptı.İki aydır TRTspor'da yürüttüğü Manşet Spor programından ayrılmış.İşin garibi yukarıdaki "keskin" açıklamaları yaptıktan sonra bu ayrılığın gerçekleşmesi.Biz yinede komplo teorisi yapmayalım ve mevzuya biraz daha geniş perspektifden bakalım.

          Uğur Meleke'yi eskiden çok sıkı takip ederdim.Eskiden dediğim 4-5 sene önce kadar.Hatta her maç sonrası yorumlarını muhakkak merak ederdim.Zihin açıcı bulurdum.Fakat sonra zamanla yazıları yavan gelmeye,klasikleşmiş gibi gelmeye başladı.Tekrara düştüğü hissiyatını verir oldu bana.Pek bir şey katmayan,yeni bir açıdan baktıracak yazılar yazamayınca takip etmez oldum.Hatta bir iki yazısında da denk geldiğim net bir samimiyetsizlik gördüm.

        İnsanları bu sebeple yargılayamam.Hele günümüz türkiyesinde.Bence Uğur Meleke bu işe son derece idealist başlayan fakat mesleki dezenformasyona uğrayan biri oldu zamanla.Reyting kaygısı yada daha doğru ifadeyle okunma kaygısı fazla tribünlere oynamaya zorlattı.Ama yinede yukarıdaki konuşmayı da bu memlekette yapabilecek tek spor yorumcusuydu.Ve yaptıda.

        4 dakikalık konuşmasında itiraz edebileceğiniz birşey var mı?İster fenerbahçeli ol ister galatasaraylı isterse uzaylı ol.Bu memleketteki abukluklara uzun süre maruz kalan hiçbir bireyin itiraz edemeyeceği konuşmadır yuakrıdaki konuşma.Fakat mesele burda bunu devletin televizyonunda açık seçik güm güm konuşmaktır.Yoksa Uğur Meleke'nin şu söylediklerini hergün milyonlarca insan işin içne birazda sin kaflı güzellemeler yaparak dost ortamlarında konuşuyorlar.Hemde yıllardır.Yani Uğur Meleke burada  amerikayı yeniden keşfetmiyor.Ama bize "amerikanın" varlığını net bir şekilde söyleyebiliyor.

         Uğur Meleke'yi eskisi gibi farklı bir spor yazarı olarak görmesemde bu konuşmaları yapabilecek cesaretinin hala oluyor oluşu nezdimde saygısını arttırıyor.Komşunun tavuğuna kış demekten aciz bir sürü vasıfsız,ne idüğü belirsiz,"spor yazarı" etiketini almış ahmak sürüsünün olduğu bir sektörde Uğur Meleke'nin her türlü ekranda olmasını isterim.Ne kadar samimiyetinden şüphe etsemde,klişelerinden sıkılsamda ekranda "kral çıplak" diyen birine her zaman ihtiyaç var.Uzun soluklu olmasalar bile.

6 Kasım 2014 Perşembe

Yerli Malı


       
        İlkokul yıllarında yerli malı haftaları vardı.O gün okulda kantinden değilde kendi getirdiklerimizi yer,daha doğrusu "yerl malı" yerdik.Günün anlam ve önemine binayen "yerli malının" çok daha iyi olduğu vurgulanır,"ecnebi malı" eleştirliirdi.Çocuk aklı biz de bu palavraları yerdik.Sonra büyüdük,gördük,yaşadık ve bizzat tatbik ettikki bir şey yerli malı ise vardır bi yamuğu,eksiği,gediği.

       Şimdi de bu yaşta futbolun "yerli malı" sezonlarını yaşıyoruz.Üstelik bu sefer çocuk aklımızla da sıkılan palavralara inanmasakta mecbur kalıyoruz bu saçmalığı çekmeye.
     


         Yukarıdaki resimde Dortmund takımınn 2014-2015 sezonu maaş listesi var.Şimdi burada "bak seni dörtleyen elin oğlu kaç para alıyo sen kaç para alıyon!" muhabbetine girmeyeceğim.Çünkü o zaman anlatmak istediğimiz yüzeysel kalacak.

        Şimdi geçen sezonun devre arası yekta'yı trabzon istedi.Kiralık olarak gitmesi falan bayağı kesinleşmişti.Son anda iş yekta'nın tarbzonun sunduğu maaşı beğenmemesi sebebiyle yattı.Şimdi düşünmek lazım galatasaraydan 1 milyon avro ve maç başı 15 bin avro alan yekta'ya trabzon ne kadar önermiş olabilirki?En kötü  ihitmalle 600-700 bin avro teklif etmiştir.Peki yekta neden gitmemiştir.Garanti oynayabileceği bir yer varken,üstelik trabzon gibide yarışmacı bir kulübe niye gitmek istemez?Çünkü rahatını bozmak istemez.Burada suya sabuna dokunmadan para kazanmak varken gidip trabzonda yarışmacı bir pozisyonda kalmak istemez.Kendini göstermek isteyen,oynamak için,gelişmek için can atan adam 300-400 bin avronun lafına bakmaz oynayabileceği bir şans bulduğu anda değerlendirir.

      Sadece yekta özelinde bakmamak lazım olaya.Galatasarayda böyle sürüyle oyuncu var.Kime elin atsan maaşı 1.5 milyon avrodan başlıyor.Maç başıları saymıyorum bile.Sezon sonu bonuslarla birlikte sahada yüzünü görmediğin adam 2 milyon avroya varan para kazanmış oluyor.Tabi kimse bu adamlara bu maaşları sşlah zoruyla vermiyor ama bu kadar yüksek paraya oynayan adamlardan da ufakta olsa bir gelişim bekliyor insan.

       Aysal yönetimi boyunca çok şişirildi maaşlar.En tırt adam 1 milyon avrolar alır oldu.Bugün kulübün bünyesinde 43 oyuncu var.Bu maaş yükü altında kalkamamaının eseridir bugünlerde gündeme gelen maddi sıkıntılar.

      Bugün sorsak yerlilere yabancı sınırı türk oyunculara daha fazla şans verdi derler.Lakin yabancı sınırının tek artısı yerlilerin bu anormal maaşlar ve bonservisler almasından başka birşey değildir.Dortmund'un çatır çatır oynayan topçusu 1.5-2 milyon avro alırken senin kadro dışı bıraktığın adam 2.5 milyon avro alıyor.Sonrada maddi durumlar kötü laklağı.Senin maddi durumun kötü olmayacakta kimin olacak?

     Obradovic türkiyeye ilk geldiği zaman ligdeki yabancı oyuncu kuralının saçmalığını eleştirmişti."Yerli oyuncuları rehavete yönlendiriyor" diye.Al bunu futbola uyarla.Buradaki rahatı ve parayı kimse bırakıp kendini geliştirme derdinde değil.Mancini zamanı 30 maça falan çıktı yekta.Gram ilerleme yok,gelişim yok.Normal şartlarda takıma giremeyecek adamla sezonun sonunda 3 yıllık yeni sözleşme yapıldı.Emre Çolak 6-7 senedir A takımın içinde.Yeri geldi sezonluk 20-30 maç oynadığı dönemler oldu.Ama gram gelişim yok.Ama hala takımda.Kendisi açıkladı sezon başı Almeira istemiş gitmemiş.Niye gitmez peki?Burada rahatı yerinde çünkü.Onu eleştiren yok,beklenti yok.Sezon boyu 5-10 maç takılıp önüne bakacak.Halbuki genç,yetenekli adamsın.Git ispanyaya.Sıkı çalış,oradaki adamlarla yarış,geliştir kendini.Bir sene sonra gel aslanlar gibi çık topunu oyna burda.

     Oyuncuda istek,gelişim,hırs,kumaş,yetenek olmadıktan sonra oynatsan ne yazar.Al işte 5+3'ün olduğu sezonda milli takımın halini.Güya milli takımın geleceği için alınmıştı bu karar.Bu karar ancak yetenekleri ile Edirne dışında bir baltaya sap olamayacak karakterlerdeki adamların geleceklerini kurtarmalarından başka bir işe yaramadı.

      Mesele yabancı sınırı kalksın bizde yabancıları dolduralım meselesi değil.Mesele kulübün kapısından giremeyecek olan adamların sırf yerli oldukları için  milyon dolarlar kazanıyor oluşu pişkin pişkin.Yoksa kim ne kadar kazanırsa kazansın zerre umurumda olmaz ama yemesinden,içmesinden kısıp bu kulübe katkı için bir şeylerini feda eden adamlar için yazık günah oluyor.Başka bir şey değil.